Bir ülkede siyasetçinin gençlere verdiği en büyük kariyer tavsiyesi “okulu bırakıp Çin’e gidin” olmuşsa, ekonomistlerin de en büyük açıklaması “enflasyon beklediğimiz gibi düşmedi” cümlesine sıkışmışsa, orada artık yalnızca ekonomik kriz değil, zihinsel bir yönetim krizi vardır.
Bir tarafta eski Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar çıkıp gençlere, “Annenize babanıza söyleyin ya da söylemeyin, işi gücü bırakıp Çin’e gidin” diyor. Üstelik bunu sıradan bir yurtdışı tavsiyesi olarak değil, adeta memleketten kaçış rotası tarif eder gibi söylüyor. Çünkü ona göre teknoloji orada, yapay zekâ orada, gelecek orada.
Diğer tarafta ise Türkiye Cumhuriyet Merkez Bankası cephesinden sürekli benzer açıklamalar geliyor: Enflasyon hedeflendiği kadar düşmedi, beklentiler hedeflerle uyumlu gitmedi, süreç biraz uzadı. Yıllardır ekonomiyi yöneten kadroların dilinde en çok kullanılan kelime artık “beklenti.” Enflasyon düşmüyor ama beklenti yönetiliyor. Maaş eriyor ama beklenti korunuyor. Market fiyatları uçuyor ama beklenti çıpası sağlam tutuluyor.
Belki de artık bu iki açıklamayı birlikte okumak gerekiyor.
Çünkü biri neden gidilmesi gerektiğini anlatıyor, diğeri neden kalınamadığını.
Bir dönem bu ülkede gençlere “dünyaya örnek olacağız” denirdi. Şimdi ise gençlere söylenen şey şu: “Burada çok umutlanmayın, fırsat başka yerde.”
Üstelik bunu muhalefet değil, yıllardır devleti yöneten kadrolar söylüyor.
Çünkü iktidarın yıllarca anlattığı hikâye bambaşkaydı. Türkiye şahlanıyordu. Savunma sanayiinde çağ atlanıyordu. Yerli ve milli teknoloji hamlesi yapılıyordu. Dünyanın gıpta ettiği bir model kuruluyordu. Hatta bazen öyle anlatılıyordu ki, sanki Silikon Vadisi yakında Gebze Organize Sanayi’ye taşınacak gibiydi.
Ama günün sonunda gençlere söylenen cümle şu oldu:
Yıllardır kurulan büyük cümlelerin, sonunda gençleri başka ülkeye yönlendiren bir tavsiyeye dönüşmesinin özeti.
Üstelik mesele yalnızca Çin de değil. Çünkü bu sözlerin arkasında gizli başka bir kabul daha var: Türkiye’de gençlerin önüne koyulabilecek yeterince güçlü bir teknoloji ekosistemi, bilim iklimi ya da ekonomik gelecek vizyonu oluşturulamadı.
Bir ülkenin yöneticileri gençlerine “gidin görün öğrenin sonra dönün” diyebilir. Bu başka bir şeydir. Ama “işi gücü bırakıp gidin” cümlesi başka bir ruh hâlidir.
Bu, biraz da “Biz burada size çok bir şey sunamıyoruz” itirafıdır.
Fakat bu tabloya son yıllarda başka bir çelişki daha eklendi.
Gençlere bir yandan “gelecek için yurtdışına bakın” denirken, diğer yandan ülkedeki istihdam politikalarında milyonlarca göçmene “ekonomik zorunluluk” gerekçesiyle alan açılması savunuldu. İşverenler ucuz iş gücü ihtiyacını anlattı, bazı sektörler göçmen emeği olmadan dönemediklerini söyledi, hükümet ise bunu uzun süre “misafirlik” söylemiyle yönetti.
Ortaya çıkan tablo ise gençler açısından oldukça sert bir ironi üretti:
“Size burada yer açamadık ama başkalarına kapıları açık tutmak zorundayız.”
Üniversite mezunu genç iş bulamazken, kendi ülkesinde asgari ücretle bile yaşam kuramazken, ona verilen tavsiye rekabet edeceği alanı büyütmek değil; bavulunu hazırlamak oldu.